Gelip kalem'e dokunan hayal ürünü cümleler vardır, işte bunlar onlar...

6 Eylül 2012 Perşembe

Yağmur Saçlı Kız ile Geceye Âşık Adam



İnsanların birbiri hakkında çok fazla konuşması, bazen kendisinin de buna dahil olması düşündükçe canını sıkmak için yeterli bir sebepti kimi zaman. Emindi bazı dedikoduların tam ortasında kaldığına, bazılarına ise ortak olduğuna. Hep sade olsun istedi, beyaz olsun tüm renkler ve hayat en sade haliyle yaşansın. Ama dilediği gibi olmayan tek şey bu değildi nihayetinde. Alışabilirdi bu duruma, sade olmayan şeyleri bir süre daha idare edebildirdi elbet, diye düşündü.

Mutluluğu yakaladığını zanneden ve sadece geçici bir süreliğine sarhoş olmuş insanların kendisine aşk ve mutluluk hakkında ahkâm kesmesinden midesi bulanır olmuştu. Belki bu yüzden içine kapanıyor, en çok bu yüzden sevdiği insanlardan uzaklaşıyordu. Geçen giden şeylerin arasında, bir gün, mutluluk sandıkları şeye de veda edebilirlerdi ama onu öylesine sahiplenmişlerdi ki, etraflarındaki insanlara nasihat vermeyi bile ihmal etmiyorlardı.
Giden ne varsa bir çuvala doldurup ilk trenle yolcu etmek istedi kız. Böylece onu terkedecek bir şeyi kalmazdı. Terk edecek bir şey olmayınca hayatında, daha da hafiflerdi yaşamak ve nefes almak. Çünkü bir şeyleri yoluna sokamamak ve başarısız olmak adına biriktirdiği başarılar canını sıkmaya başlamıştı artık. Bir meseleyi daha düşüneceğini bile bile düşünmeme kararı aldı yeniden.
Sakin olmak yetmiyordu ona da, anlık öfkelerine yenilip kırdığı kalplerin hesabı vardı bir köşede. Zordu bazı insanlar. Hayat ise insanlardan daha kolay ama acımasız. Merhametli bir tek şey varsa fani olan, zamandı o da. Arkaya dönüp baktığında içini sıkan her anı, bir sis perdesinin arkasında kalıyordu adeta. Kız buna 'zamanın paha biçilmez merhameti' diyordu.
Mektupları seviyordu en çok, ona sabırla ve memnuniyetle mektup yazan bir adam olsaydı, kim olduğuna bakmadan kollarını açacaktı sanki. Sahi kollarını açacağı adamı düşünmeyeli çok zaman olmuştu yine. Kimisinin her an aklını kurcalayan, kimisinin kavuştuğunu sandığı, kimisininse çoktan umudunu kestiği o beyaz atlı şövalye nerelerdeydi? Hemen her kızın zihninin köşesine taht kurmuş o beyaz atlı prensken, bütün genç kızlarlarla aynı hayali paylaşmaktan hoşlanmadı hiç. Şövalye olsun benimkisi dedi.
Onu beklemekten yorulduğunu farkettiğinde bıraktı beklemeyi. Çünkü zamanın ilerleyişi bazen merhametsizceydi, yarın dedikçe yarın oluyordu ve sanki yarın, bugünden farklı değildi onun için. Kimse gelip kolundan tutup, sisli gözlerine bakıp, korkuyla ve umutla karışık bir aşkla 'artık benimsin, bırakmam' demiyordu ona. Kimsenin kelebeği değildi, bu yüzden kendi kendine tutunmayı öğrenmişti hayata. Kendi elleriyle, şımarmadan, daha az naz yaparak, daha mütevazı bir biçimde.
Bir insanı sevmekteki ve sevilmekteki şımarıklıktan haberi yoktu henüz. Sütünü içmeden uyuduğu için kızacak, yorganı üstünden atınca geri örtecek ve çorap giymediği için azar işiteceği kimsesi olmamıştı hiç. Farklıydı, farkında değildi elbet bunun. Ama 'belki bundandır yalnızlığı' diyordu gökyüzü, ona baktıkça. Delicesine sevdiği her şey aynı aşkla seviyordu onu. Mavinin sonsuzluğu, denizin yeşili, kahvenin telvesi, martıların kanatları, gelinciğin kırmızısı, güneşin batışı ve gökyüzü aynı sevdayla bağlıydı ona. İnsanlardan çok onlarla konuşuyordu bu yüzden. Yağmur saçlı kızın yalnızlığı, onların hem kederi hem mutluluğuydu.

Gün batımını izlemeye olan hayranlığı yüzünden güneş, her akşam hüzünlü batmak zorunda kalıyordu. Bazı zamanlar turuncuya, mora, kırmızıya boyanan gökyüzünün resmini çizmek istercesine sarılıyordu o ana, ve güneş gittiğinde açıyordu gözlerini. Yalnız batan güneşe değil, ayın bir kaç günü görünen hilâle de aynı hüznü tattırıyordu. Bulutlarla savaşıyordu onun için, yağmur saçlı kızın karşısında biraz daha uzun kalabilmek için dağıtıyordu ortalığı adeta. Güzel bir tebessüm ve hayalinde canlanan her an dudaklarından dökülen küçük bir teşekkürle son buluyordu. Zamanı gelince giden şeylere böylece alışıyordu kız, rüzgara, güneşe, hilâle, gökyüzüne, maviye, rüyalara, yaşama...
Dokunmadan, tartışmadan ama bir o kadar özgür ve bulutlara değer gibi sevmek istiyordu. Baktıkları her yıldız onların olmalıydı, adım attıkları her sokak, beraber tattıkları her yemek... Sessiz kalamayacak bir zihni vardı artık, çünkü hayal olup dökülen her şey sarıyordu etrafını adeta. Bencilce kalmıştı dünyasında, kendinden daha çok düşünecek kimsesi olmadığından. İlk 'ben' diyordu farketmeden. Bugüne kadar hep kendisiydi çünkü sahip olduğu en değerli varlığı. Ara veremediği hayal dünyasından sıyrılmayı başarırsa şövalyeyi aramaya çıkacaktı, belki son kez...

***

Geldiği yöne doğru yürürken kaybolmayı gururuna yediremiyordu adam. Erkeklik gururu işte, adres sorulmazdı, yön karıştırılmaz, gidilecek yer elle konulmuşcasına bulunurdu. En azından öyle olmalıydı. Bu huylarından bile yola çıkarak onun klasik türden bir adam olduğunu kabul edebilirdiniz. Herkes gibi oturan, kalkan, yürüyen, yemek yiyen bir adam sıradan değil de ne olabilirdi.
Bazı insanları görünce hiç bir şey hissetmez, yanından yürüyüp geçer bazılarında ise kırk yıldır tanışıyormuşçasına bir yakınlık duyardınız. İşte bu adam o tanışıyormuşçasına hissedilen yakınlığı henüz kimseye duyamamıştı. Bundandı belki ıssız sokaklarda yürümeyi sevmesi. Oysa sıradan dediğimiz bu adam bir sineği incitmemeye çok özen gösterirdi mesela. Tabağına konan arının rahatını bozmaz, orda olduğunu hissettirmeden devam ederdi yemeğine. Onun olduğu otobüs veya durakta bir yaşlıya ilk yer veren kendisinden başkası değildi yine. Kimseye söylemediği ilginç arkadaşlıkları vardı mesela, kırgın gönülleri elinden geldiği kadar toplamayı ve yapıştırıp yerine koymayı seviyordu.
Yine bir o kadar sıradan ama unutulmuş bir çok şey daha ekleyebilirdiniz bunlara ve ona ilk baktığınızda gördükleriniz bunlar olmazdı. Çünkü bir insana ilk baktığınızda onun sır gibi gizlediği yönlerini keşfedemezdiniz. Belki yenildiği kızın karşısında da söyleyemezdi bunları ama kız anlardı işte. Her erkeğin iki yüzü olduğunu ve kendisinin sevilmeyen yüzünü ön plana çıkardığını düşünürdü nedense hep. Oysa insanın neyi sevip neyi sevmeyeceğine karar veremezdiniz ve o, bazen bu çaresizlikle kedere kapılırdı.
Akşamlara aşıktı en çok. Gün batımından sonraki zaman dilimine. Gecenin örttüğü örtü sanki onun yalnızlığını da örtecek zannederdi. Mutlu insanlar gündüz karışırdı hayata, kendisi gece. Sokakları, gökyüzünü, arabaları, evleri daha bir severdi geceleri. İnsanların başkalarının dünyalarına burunlarını sokmalarından nefret ettiği gibi, bu tür insanlara gece rastlamazdı mesela. Herkes çekilmiş olurdu nihayetinde köşesine.
Kalemi severdi bir de. En yakın dostlarından biriydi defteri. 'Şair yalnızlığa ihtiyaç duyar en çok, bir de mutsuzluğa' derdi kendine. İkisine de sahip sayıyordu kendini. Ama şair değildi, sadece yazıyordu kısa kısa hikayecikler. İçine kendini gizlediği adamlar, hayal etmeye bile korktuğu kızı sakladığı öyküler sıralıyordu farketmeden.
Hayal etmeye dahi korktuğu bir kız vardı. Hiç olmamış, olabileceğinden şüphe duyduğu bir periydi sanki. İçinde büyüttüğü tek şey buydu belki de hayata dair. Ne zaman bir an olsun sevdiğini görmek için kilometreler kateden aşık bir adam görse içinde bir şeyler ayrılır, yara almamış yüreği en büyük yalnızlığı yüklenmişçesine kasılır, daralırdı. Kusurlarından biriydi sevilmeyeceğini sanmak, ne istediğini bilmemek, kendini karanlıkta saklamak. Onu, bu sonu bitmek bilmeyen geceden kurtaracak bir insan nasıl olurdu? Güneş gibi mi ? Kendisinin su gibi duru hayatını ne değiştirirdi? Ateş mi?
'Güneş de ateş de yakar beni' dedi, yanmanın bile kendine göre bir güzelliğe sahip olduğunun bilincinde değildi çünkü. İçinde kaybolduğu gecesinin ışığı olabilecek bir hâleye yer var mıydı dünyasında? Kendisini yeterince tanımıyordu adam ne yazık ki. İçinde bir yerlerde çırpınan sesi bastırmıştı uzun zamandır ve o cılız sese kulak asmıyordu artık. Bazen rüyalarına değen kıza dair bir kaç cümle karaladı mı yırtıyordı usulca, olmayana dair hikayeler yazılır mıydı ki?
Issız kaldığı günlerin hesabı yoktu, iş güç hayat denen meseleler içinde kaybetmişti prensesine dair hiç var olmamış hayallerini. Bazı insanların yalnızlığı sevmesine kızamazdınız, kendini en iyi bulduğu yer orasıydı belki de. Hayatın akışının önüne sürükleyeceği birçok şeyden habersizce yaşıyordu her insan gibi. Ama sıradan olmayan duygulara ve heyecanlara alışık değildi nedense. Aramayı sevmezdi, kolay pes ederdi, bu yüzdendir bulunmak adına çabası olmadığı gibi aramaya da yeltenmiyordu.
Sevilmeyeceğinden korkan adam, bir gün onunla karşılaştığında suların artık durgun göllerden değil delice akan nehirlerden ibaret olduğunu sanacaktı. İçine okyanus biriken insanların gözlerine güneş doluşurdu çünkü. Upuzun bir hasrete sevda duyuyordu, belki de upuzun bir sevdaya hasret. Adını koyamayacağı şekilde bağlandığı akşamları unutacak, bir anlık sesini duymak için yüreğinin çırpınacağı insana uzanacaktı kolları. Yıldızlardan taç yapacaktı saçlarına, kimsenin duymadığı bilmediği sevda sözcükleri fısıldayacaktı ve bir kez daha görebilmek için bitsin isteyecekti gece, bitsin ve güneşle birlikte aydınlansın yüzünün gölgede kalmış kıvrımları. En sevdiği ne varsa onunla birlikte sevecekti, aynı şeyleri seviyor olmalarına gerek yoktu tanıştıklarında, kızın sevdiği ne varsa üşenmeden onları da severdi adam. Sadece haberi yoktu bunlardan henüz. Bilmiyordu içinde barınan ve kendi benliğinin aslını ortaya koyan hâlini. Ta ki bir gün yağmur saçlı bir kızla karşılaşana kadar. Tanımadığı ne kadar güneş ve yıldız varsa o an kondu yüreğine, çünkü artık gece ve gündüz diye bir şey kalmamıştı. O'nun yanı gündüz, geri kalan her yer geceydi artık.




E. Akman

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder